Alıntı – Genç Kaynanamla Önce Sanaldan 2.Bölüm

Cuma gününü yoğun bir şekilde çalışarak geçirdim. Çoğunlukla dışarıdaydım, işyerinde pek durmadım. Normalde gün içinde pek çok kez arayan Arzu’dan tek bir telefon bile gelmedi, sesi soluğu çıkmadı. Ancak akşama doğru kaynanam aradı. Fısıltılı konuşsa da sesindeki tedirginliği hemen fark ettim.

“Arzu bana geldi, içerde. Baksana morali çok bozuk, seninle tartıştığını söyledi. Bir şey mi oldu, bizden mi şüphelendi yoksa?” deyince, “Bizden şüphelenseydi sana gelir miydi?” dedim. “Bilmiyorum, ne oldu, yüzünden düşen bin parça, niye tartıştınız?” diye sordu. “Uzun iş, sen boş ver, seninle ilgisi yok, için rahat olsun!” dedim.

“Akşama buraya gel, eve gitme, yemek yapıyorum, karınla barış, gönlünü al kızın!” dediğindeyse, “Tamam ben hallederim, sen merak etme!” diyerek kapadım telefonu. Arzu annesine gitmişti. Gene inatçılığı tutmuştu. Gönlünü almazsam başımı daha da ağrıtabilecek şeyler yapabilirdi.

Akşam iş çıkışında güzel bir tatlı yaptırıp kaynanamın evine gittim. Kapıyı Arzu açtı, beni görmeyi hiç beklemiyordu. “Sen nerden çıktın?” deyince arkasındaki annesi, “Ben çağırdım kızım!” dedi. Arzu annesine sinirli bir bakış attı ve “Anne sen de her boka maydanoz oluyorsun!” dedi öfkeyle. Solmaz anne, “Kızım ne yapsaydım peki, kocanla küs kalmana müsaade mi etseydim?” dedi. Arzu bir şey demeden içeri geçerken ben de kapıyı kapayıp içeri girdim.

Kaynanam evde kızı varken benimle mümkün olduğunca resmi şekilde konuşmaya dikkat ediyordu. Kıyafeti de buna uygun şekildeydi. Başını omuzlarını da örten sarı ve siyah desenli büyük bir türbanla çenesinin altından sıkı sıkı bağlamıştı. Üzerine ise uçları yere değen siyah renkli bol bir etek, üzerine koyu pembe uzun kollu bir kazak giymişti. Bu haliyle onu tanıdığım ilk zamanlardaki haline dönmüştü. Dün gece internette kameranın karşısında kendini tatmin eden kadının yerinde yeller esiyordu.

Yemek yedikten sonra çaylarımızı içerken Solmaz anne kızının somurtmasına daha fazla dayanamayıp, “Kızım nedir senin bu halin? Ne güzel evliliğin var, pırıl pırıl yavruların var, kocan seni çok seviyor. Nedir bu halin?” deyince, Arzu birdenbire, “Damadın beni aldatıyor!” dedi. Solmaz anne bunu duyunca boğazındaki çay ciğerlerine kaçtı ve şiddetli bir öksürüğe tutuldu. Arzu kalkıp annesinin sırtına vururken annesi şiddetle öksürmeye devam ediyordu. Suratı şişip pancar gibi kızardı bu sırada, yaşlar akan gözleri yuvalarından fırlayacaktı sanki.

Sonunda kendine gelir gibi olunca koşar adım banyoya koştu. Arzu bana dönüp, “Bak kadını ne hale soktun!” dediğinde, “Ya sen manyak mısın nesin? Kendi kendine bir şeyler uyduruyorsun, aptal mısın sen?” dedim sinirle. Ancak Arzu öyle altta kalacak biri değildi. Sözlerime karşın, “Beni kötü konuşturma şimdi, ne bok yiyordun sen dün gece, bana o Facebook şifresini vereceksin, vermezsen sen bilirsin!” dedi öfkeden kudurmuş bir halde.

Solmaz anne salona dönünce önce bana sonra Arzu’ya baktı. Arzu’nun kendisinden şüphelendiğini sanmış bu nedenle yumruk yemiş gibi olmuştu. Oysa ben durumun böyle olmadığını bildiğim için rahattım. Kaynanam kızına, “Kızım senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, bu ne demek?” deyince, Arzu, “Sen karışma anne, her boka maydanoz olma!” dedi ağlayan küçük kızımızı kucağına alarak.

Solmaz anne bana dönüp, “Oğlum ne diyor senin bu karın?” diye sordu. “Ne bileyim. Nazmiye teyze var ya falcı, ona fal baktırmış, kadının biri kocana göz koymuş, dikkat et demiş buna. Bu salak da benim kendisini aldattığımı sanıyor!” dedim. Arzu kucağındaki kızımı sallarken, “Bir boklar çeviriyorsun sen, öyle olmasa bu kadar tepki vermezsin. Anne dün gece baktım yanımda yok, saat olmuş gecenin ikisi. Arka odadan fısır fısır sesler geliyor, kapıyı da kilitlemiş. Bir boklar çevirmese fısır fısır konuşup kapıyı kilitler mi?” dediğinde kaynanam düşüp bayılacakmış gibi oldu.

Az önce pancar gibi kızaran kadının yüzü şimdi un gibi beyaz oldu, korkudan elleri titriyordu. Arzu, “Nazmiye teyze bana ailenin içinden bir kadın kocana göz koymuş dikkat et dedi!” dediğinde ise elindeki çay bardağını düşürdü yere. Arzu, “Anne ne oldu?” deyince, “Tansiyonum düştü her halde…” dedi ve mutfağa geçti. İçerden getirdiği bezle yeri silerken bana da göz ucuyla bakıyordu. Ödü bokuna karışmış bir haldeydi.

Arzu, “Bunun amcasının kızı var ya, Zehra, attılar hani öğretmenlikten kocasını da tutukladılar. Kesin odur. Zaten kaynanam bana kaç defa söyledi talibi çıkmasaydı ben oğluma Zehra’yı alacaktım diye. Biliyorum, bak hepsi çıkıyor ortaya tek tek!” dediğinde kaynanam rahatlamıştı. Elindeki bezi sehpanın üstüne koyup koltuğa oturdu tekrar.

“Kızım kadının günahını alma. Yazık günah. İki çocuğuyla dul kalmış bu yaşında…” deyince, Arzu, “Anne bak gene aynı şeyi yapıyorsun, her boka maydanoz olma diyorum sana, ben bilmesem konuşmam herhalde!” dedi bağırarak.

Arzu’nun annesine böyle terbiyesizce davranmasına, bağırıp çağırmasına alışmıştım. Ne kadar yaptığının yanlış olduğunu söylesem de aynı şeyleri yapmaya devam ediyordu. Annesi de kızının kendisine karşı böyle davranmasına alışmış, kanıksamıştı ve o yüzden bir şey olmamış gibi davranıyordu. Abisi de aynı şekilde davranırdı annesine. Yıllarca babalarının annelerine bağırdığını, hakaret ettiğini, dövdüğünü gören çocuklar şimdi aynısını kendileri yapıyordu. Zavallı kaynanamınsa çocuklarının bu davranışlarına karşı yapabileceği bir şey kalmamıştı.

Arzu, “O sürtük kocasından boşandı, döndü hemen buraya. Niye döndün, niye boşandın? Adam hapse girdi diye niye hemen boşandın? Sevmiyorsun demek ki kocanı. Kocasını sevse boşanmazdı, boşanır boşanmaz da hemen buraya geldi. Niye, çünkü ilk aşkı burada yaşıyor. Biliyor çünkü kaynanamın benden hoşlanmadığını, kadın kendi söylüyor zaten, ben seni değil Zehra’yı gelinim olarak görmek isterdim diye. Kadın akıllı, öğretmen, mesleği var, işi var gücü var. Benim gibi cahil, eğitimsiz değil. E, tabii bizim beyefendi de eski aşkına karşı boş kalmaz tabii ki!” dedi bağıra bağıra. Sözleri salonu çınlatmıştı.

Sonra da bana dönüp, “Annenin benim altımı oymaya çalıştığını ben bilmiyor muyum, kaç zamandır seni bana karşı kışkırttığını bilmiyor muyum? Çocuklarımı bile iğrenir gibi seviyor, Karasu’da bana ağzına geleni söylüyor, etmediği küfür hakaret kalmıyor, hangi birini söyledim ben sana şimdiye kadar bunların. Hangisini söyledim? Söylemedim çünkü yuvam yıkılmasın istedim, kocamı sevdiğim için sesimi çıkartmadım!” dedi bağırmasına devam ederek.

Ardından da, “Ama görecekler, Arzu kimmiş hepsi öğrenecek. Üçüncüyü doğurduğumda da böyle yapabilecekler mi bakalım? Kurban olduğum Allah İnşallah bir erkek evlat verir de sikini hepsinin ağzına sokmazsam ben de Arzu değilim. Bak burada annemin yanında söylüyorum, anne sen de şahitsin. Ben üçüncü çocuğu istiyorum, bana üçüncüyü vereceksin. Üçüncü kız mı oldu, hemen bir tane daha, erkek doğurana kadar durmak yok. Anladın mı beni? Bundan sonra korunmak falan da yok, ben gebe kalmak istiyorum, çocuk istiyorum. Korunmak mı istiyorsun o zaman bana dokunamazsın, her gece salonda yatarsın, kendi sikini avuçlarsın, bir daha nah veririm sana!” dedi sağ elini bana doğru uzatıp (Nah!) işareti yaparak.

Arzu’nun alev alev yanan taze, körpe bedenine, onun etine muhtaçtım. Evlendiğimiz günden beri ona her dokunuşumda ayrı bir lezzet, ayrı bir keyif alıyordum. Onu ne kadar sevsem de, açlığımı bastıramıyor, doyamıyordum. Arzu da bunu çok iyi bildiği için şimdi beni tehdit edip köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu.

Kaynanam elini ağzına götürdü, kızaran yüzüyle, “Kızım utanmıyor musun, bunlar nasıl laflar annenin yanında?” dediğinde, ben, “Anne bırak bunu, edepsizin teki, iki çocuk annesi ama daha kendisi çocuk. Boş ver takılma!” dedim. Ancak kaynanam, “Olur mu oğlum, böyle edepsizlik görmedim. Ben bu kızı böyle yetiştirmedim, kurban olduğum Allah akıl fikir versin sana!” dedi Arzu’ya dönerek.

Ancak Arzu’nun çenesi açılmıştı bir kere ve duracak gibi de değildi. “Sen hiç konuşma, sen hiç konuşma. Senelerce babamın hayatını mahvettin, adamı alkolik yapan sensin, bir gün bile yüzün gülmedi. Her şeyden şikâyet ettin, hep somurttun, bir güler yüz göstermedin adama, erkekliğinden soğuttun adamı. Tamam, onun da çok hataları oldu, kabul ediyorum ama sen de hatalısın anne, senin de çok büyük yanlışların oldu. Her suçu babama attın, bizi ona karşı doldurdun, kışkırttın. Kendi yanlışlarını kabul etmek istemedin. Şimdi kalkmış bana ders vermeye kalkıyorsun. Sen kendi hatalarından ders alsaydın babam o hale gelmezdi, biz bu hale gelmezdik!” dedi büyük bir öfkeyle.

Solmaz anne kızının bu sözleri karşısında hiçbir şey demedi. Ama yüzündeki ifadeden Arzu’yu bir kaşık suda boğmak istediği belli oluyordu. Arzu koltuğa oturdu, kucağında ağlayan kızımı emzirmek için üstündeki mavi tuniğini yukarı sıyırdı. Giydiği emzirme sutyeninin önünü açtı. Sütle dolmuş sol memesini çıkarıp emzirmeye başladı. Küçük kızım büyük bir iştahla annesinin memesini emerken Arzu’nun biraz önce söylediklerini düşündüm.

Ondan ayrı bir hayat düşünemiyordum, onun etine muhtaçtım yaşamak için. Kızım annesinin şişkin memesinin içindeki sütleri emerken balkona çıkıp bir sigara yaktım. Karımın çocuğumu beslemek için bile olsa memesini açması yarağımı kaldırırken, onun taze, körpe amı olmadan bir hayat geçiremeyeceğimi iyi biliyordum. Arzu da bunu çok iyi biliyor ve kullanıyordu.

İçeri döndüğümde salonda yoktu. Kaynanamın yüzünden düşen bin parçaydı. “Kızı içeri götürdü uyutmak için!” dedi. Dokunsan ağlayacak gibiydi Solmaz anne. Ona, “Seninle ilgisi yok, korkma!” dedim yanağını okşayarak. Yüzü alev alev yanıyordu. Ona ilk kez bu şekilde dokunmuştum. Bir şey demeden büyük kızımı da alıp Arzu’nun yanına gitti.

Salonda yarım saat kadar tek başıma kaldım. Anne kız yatak odasındaydı, hiç sesleri çıkmıyordu. Saat 22:00’yi geçerken Solmaz anne geldi yanıma. “Kızlar yattı, Arzu da burada kalacağını söyledi. Sen de Tufan’ın odasında yat, bu akşam gitme…” deyince, “Gelmiyor mu şimdi Arzu Hanım?” dedim sinirle. “Kızlar yattı, kaldırmayın bir daha şimdi, yazık günah. Sen içerde Tufan’ın odasında yat…” diye cevap verdi tekrar. Ancak hiç öyle bir niyetim yoktu.

“Yok ya, ben eve giderim!” dedim ve kalktım. Kaynanam fısıltıyla, “Kal burada işte, kız iyice şüphe etmesin, başımızı yakma!” deyince, “Ya seninle ilgisi yok, korkma. Ben eve giderim, sabah da gelir alırım seni, beraber Karasu’ya gideriz!” dedim gene yanağını okşayıp.

Ancak kaynanam, “Ben bir yere gidemem!” deyince, “Niye?” dedim. Bu sözünden hiç hoşlanmadım. Ama Solmaz anne cevap vermeyip sustu. Bir şey demeden ayakkabılarımı giyindim. Kapıdan çıkarken, “Sabah duruma göre ararım!” dedim ve çıktım.

Eve giderken iki bira aldım. Arzu’nun daha önce de annesinde kaldığı olmuştu, yalnız kalmaya alışıktım. Ama o zamanlar hep çocuklardan dolayı kalırdı, ama şimdi öfkesi ve siniri yüzünden kalıyordu. Biraları içtim, balkona çıkıp sigara yaktım. Serin gece havasını ciğerlerime çektim.

Yatak odasına geçtim sonra. Telefonu alıp kaynanamın attığı fotoğraflara baktım tek tek. Her biri yarağımı daha da kaldırıyordu. Yarağımı sıvazlayıp durdum bir süre. Sabah ne olursa olsun kaynanamla Karasu’ya gitmem gerekiyordu. İçimde birikmiş ateşi onun etiyle birleştirmezsem yanıp kavrulacak hale gelmiştim çünkü.

Sabah erken bir saatte kalktım. Arzu’nun yanımda olmayışı çok koydu. Şimdiden karımı ve çocukları özlemiştim. Aradım ama telefonu kapalıydı. Oysa sabahları erkenden kalkıp çocukları doyururdu ve telefonu da hiçbir zaman kapalı olmazdı.

Kaynanamı arasam mı diye düşündüm, ama sonra vazgeçtim. Bugün büyük gündü, bugün onunla çokça görüşecektim nasılsa. Banyoya girdim, yıkandım, hem sakal hem etek tıraşı oldum. Yarağımı tertemiz yaptım, kremleyip koku sıktım. Şarjdaki telefonu alıp çıkacakken cevapsız arama olduğunu gördüm. Arzu aramıştı ben banyodayken. Büyük bir heyecanla aradım hemen.

Sesi dün akşam olanlardan sonra rahattı, öfkesi dinmiş gibiydi. Benden hem çocuklar hem de kendisi için kıyafet, bez ve çamaşırla makyaj malzemelerini ve yeni aldığı siyah topuklu ayakkabılarını istedi. “Buradan direkt Sümeyye’nin evine gideceğim, onun için sen dediklerimi getir bana!” dedi ve neyi nerede bulacağımı söyledi tek tek.

Büyük bir poşete çocuklar için istediklerini koydum. Kendisi için kıyafetten hariç külot ve sutyen de istemişti. Komodinin bir çekmecesi genç karımın külot ve sutyenleri ile doluydu. Çoğunluğu rahat, günlük giyebileceği tipteydi, ama içlerinde birkaç tane seksi külotla sutyen de vardı. Özel gecelerimizde giyerdi bunları. Sümeyye’nin kızı için kıyafet almıştı hediye olarak. Onu ve yeni aldığı ayakkabılarını da alıp arabayla kaynanamın evine gittim. İşe gitmeyecektim bu saatten sonra.

Zile bastım, saat 10’a geliyordu. Solmaz anne açtı kapıyı. Beni görünce biraz tedirgin oldu. Ama gene de rahat davranmaya çalışarak, “Hayırlı sabahlar!” dedi gülümseyerek. Dün geceki kıyafetleri üzerindeydi. İçeri geçtim. Hemen, “Arzu nerede?” diye sordum. “Mutfakta, kahvaltı yapıyoruz…” dedi.

Arzu küçük kızım kucağında büyüğü de yanında olduğu halde kahvaltı yapıyordu. Öfkesi kaybolmuştu. “Kaynanan seni seviyormuş!” dedi gülerek. Solmaz anne elini omzuma koyup, “Uğraşma artık, severim ben damadımı!” dedi. Doğru söylüyordu, beni seviyordu ama başka türlü bir sevgiydi bu. Birlikte kahvaltı yaptık. Saat 10:30 olurken Arzu ve annesi hazırlanmak için yatak odasına geçti, ben de salona gittim…

Kaynanamın evi bizim dairenin iki katından daha büyüktü, sadece salonu 60 metrekareydi. 1999 depreminden epey önce yapılmış, üç katlı bir binanın en üst katındaydı. Rahmetli kayınpeder evi depremden sonra emlak fiyatları çok düştüğünde aldığını söylemişti. Eski sahibi çok ucuz bir fiyata satmış ve İstanbul’a taşınmıştı.

Duvar dipleri, kolon ve kirişlerde uzayıp giden, iplik gibi küçük çatlaklar vardı. Evin diğer yerlerinde de duvar ve sıvalar çatlamıştı. Mutfak dolapları dökülüyordu, banyonun eskimiş fayanslarının araları açılmış, çatlamıştı. Yerdeki parkeler, kapılar ve pencereler de kötü bir durumdaydı. Ev eski olduğu için doğalgaz yoktu, salona koydukları büyük bir soba ile ısınıyorlardı ama o bile ancak salonun yarısını ısıtıyordu, havalar artık ısındığı içinse kaldırmışlardı sobayı. Sıcak su içinse banyodaki elektrikli şofbeni kullanıyorlardı.

Odalardan biri kaynanamın yatak odası iken diğeri Tufan’ındı. Arzu’nun evlenmeden önce kullandığı odaya ise öteberileri koyuyorlardı. Binayı müteahhide vermeyi düşünüyorlardı, ama orta katın sahipleri miras meselesi yüzünden birbirlerine girmişler, hiç biri bu işe yanaşmadığı için de bina uzun yıllardır bu halde bakımsız kalmıştı.

Binanın giriş katındaki dükkândan bozma daireyi de benim aracılığımla son zamanlarda şehri dolduran Suriyeli bir aile kiralamıştı. Suriyelilerden herkes şikâyetçiyken ben çok memnundum. İkinci el eşya satışı yaptığım için onlar sayesinde işlerim açılmıştı. Onlara sadece eşya satmıyor ev bulup komisyon da alıyordum. Bunun haricinde işyerime eşya bakmak için gelen birkaç Suriyeli kadın ve kızla yakınlaşmıştım. Henüz sikme şansına erişemesem de rüya gibi birkaç tanesine 5-10 lira gibi komik paralara sakso çektirmiştim.

60 metrekarelik salon biri büyük diğeri küçük iki odanın birleşiminden oluşmuş gibi ve L şeklindeydi. Üzerinde laptop olan büyük masa salonun küçük olan tarafındaydı. Salonun duvarları bizim düğün fotoğrafları, kızlarımın fotoğrafları ve ucuz manzara resimleri ile süslüydü. Rahmetli kayınpederin küçük bir fotoğrafı camlı büyük büfenin içindeydi, ondan geriye kalan sadece bu kadardı. Kaynanam onu hayatından çıkarıp atmıştı, ama gelene gidene ayıp olmasın diye bu fotoğrafı orada tutuyordu.

Bizimkilerden hariç kayınbiraderim Tufan’ın da birkaç fotoğrafı vardı. Tufan ile yıldızımız hiçbir zaman barışmamıştı. Tufan iki senelik bir bölümü bitirmiş üstüne de açık öğretim okumuştu. Ama kendisini en az bir mühendis yada avukat kadar üniversite mezunu olarak görüyor, bununla hava atıyordu. Konuşmalarında, hareketlerinde hep bir yapmacıklık, kendini üstün görme ve beğenmişlik vardı. Süslü püslü cümleler kurup kendini olduğundan daha kültürlü göstermeye çalışıyordu. Gerçekte eli sikinde gezen abazanın biriydi. Ona birkaç iş bulmuştum, ama her seferinde sudan bahanelerle reddetmişti. KPSS ile kapağı devlete atmanın hayalini kuruyordu, ama tanıdık biri olmayınca bu da mümkün olmamıştı.

Kaynanama ölen kocasından emekli maaşı bağlanmıştı, ama çok düşük bir paraydı bu. Bununla kıt kanaat geçinmeye çalışırken ben de ona destek olmaktan kaçınmıyordum. Arzu’nun da annesine benden habersiz para verdiğini biliyor ama ses çıkartmıyordum…

15-20 dakika sonra Arzu kucağında çocuklarla geldi yanıma. Çok güzel olmuştu. Ayak bileklerinin üzerine gelen siyah parlak kumaş pantolonu ile uzun kollu beyaz gömleğini ve üzerine de bordo renkli dizlerine gelen, önü düğmeli ince yeleğini giymişti. Başındaki bordo ve krem renkli türbanı yeleği ile uyumluydu. Annesinin gözleri açık kahverengi iken karımınkiler elaydı, gözlerinin rengini daha da belli edecek güzel bir makyaj yapmış, hafif bir pembe ruj sürmüştü. Arzu her geçen gün daha da güzelleşiyordu. İnce siyah çoraplı ayaklarına oldukça yüksek sivri topuklu ve ilk kez giyildikleri için pırıl pırıl parlayan siyah ayakkabılarını giymişti.

Annelerinin özenle giydirip süslediği kızlarımı kucağıma alırken Arzu cam şişedeki parfümünden bolca sıktı üzerine. “Bana bak erkek falan yok değil mi orada?” dediğimde, “Tövbe tövbe, hasta mısın sen, ne erkeği?” dedi ciddi ve sert bir sesle. Olmayacağını biliyordum, ama karımı böyle güzel görünce kıskanmadan edemedim.

Biraz sonraysa Solmaz anne geldi. Üzerinde onu daha önce hiç görmediğim şekilde yüksek belli koyu mavi bir kot pantolonla açık mavi uzun kollu bir gömlek vardı. Arzu artık giymediği, eskiyen yada beğenmediği kıyafetlerini annesine verirdi. Pantolon ve gömlek de daha önceden onundu ve artık giymediği için annesine vermişti.

Arzu annesinden daha uzun ve zayıftı. Kendisine tam gelen pantolon ve gömlek ondan biraz daha kısa ve kilolu olan annesinin vücut hatlarını ortaya çıkartmıştı. Dar paçalı ve likralı pantolon bacaklarını, kalçalarını ve kasıklarını sıkmıştı. Pantolonun yüksek beli ihtişamlı götünü açığa çıkarmıştı ayrıca. Gömleği de göbeğini ve şişkin memelerini belli ediyordu. Başını genç kızlar gibi siyah renkte bir şalla bağlamıştı. Şalın püsküllü uçları omuzlarından sırtına dökülüyordu. İlginç şekilde yüzünde makyaj vardı. Her iki elinin orta ve yüzük parmaklarına aksesuar niyetine yüzükler ve iki bileğine de ince gümüş bileklikler takmıştı.

“Hayırdır anne makyaj yapmışsın, süslenmişsin, düğüne mi gidiyoruz yoksa?” dediğimde, “Senin bu karın zorla yaptırdı, benim ne işim olur süsle, makyajla falan?” dedi. Arzu, “Fena mı oldu kız, ne güzel oldun işte, dön şöyle, gel!” diyerek kendi üstüne sıktığı parfümünden bol miktarda annesine de sıktı. Salonun içi parfüm mağazası gibi kokuyordu.

“Saç diplerin de beyazlamış iyice, onlara da güzel bir boya yaptırmamız gerek!” dedi Arzu parfüm sıktıktan sonra. Kaynanamın buna cevabı, “Hele bak hele, beni evlendirecek misin kız yoksa?” diye takılmak oldu. Arzu bana göz kırparak, “Niye kız, daha gençsin, güzelsin taliplerin çıksın istemez misin?” dedi gülerek. Annesi ise, “Ben halimden memnunum, bu saatten sonra koca derdi çekemem. Bundan sonra istediğim gibi gezip tozacağım, hayatımı yaşayacağım, bana karışacak adam istemem!” dedi yanıt olarak. Bunları söylerken manalı bakışlarla beni süzüyordu. Arzu kahkaha atarak, “Vay zilli vay!” dedi annesinin bu sözünden sonra.

Anne kızın birbirlerine takılmaları bitince, “Hadi çıkalım o zaman!” dedim. Solmaz anne eskimiş spor ayakkabılarını giyecekken, “Kız anne o ne öyle köylü gibi, o pantolonun altına o ayakkabı giyilir mi hiç, nerde benim sana aldığım o ayakkabılar, krem olan?” dedi. Annesi, “Kızım ben Orhan’ın dediği gibi düğüne mi gidiyorum, onları neye giyineyim, zaten beni giydirdin böyle süslü püslü!” dedi, ama Arzu kendi eliyle ayakkabılıktan onları alıp ayağına uzattı. Ardından da, “İnsan içine çıkıyorsun, biraz kendine çeki düzen ver. Öyle köylü gibi giyinmeyi de bırak artık, medeni ol!” dedi azarlayarak.

Solmaz anne önümde domaldı, değirmen taşı gibi götü oynuyordu ayakkabılarını açık ten rengi çoraplı ayaklarına giymeye çalışırken. “Bunlar ayağımı sıkıyor biraz…” dedi giydikten sonra da. İki sene önce anneler gününde almıştı Arzu bunları. Krem renkli kalın yüksek topuklu ayakkabıları alındığı günden beri hiç giyilmemiş gibi gıcır gıcırdı. “Hiç giymemişsin de ondan. Giy ki açılsın biraz ayakkabılar!” dedim. Solmaz anne vestiyerden uzun, önü fermuarlı siyah feracesini alıp giyindi. Omuzlarına dökülen şalın uçlarını da çıkarıp feracenin üzerinden omuzlarına attı yine…

Arzu’yu Sümeyye’nin evinin önünde indirip yukarı çıkardım. “Ben akşama kadar buradayım. Sen işin bitince alırsın beni!” dedi. Karımı ve kızları yanaklarından öpüp aşağı indim. Ön koltukta oturuyordu Solmaz anne. Beyaz çerçeveli güneş gözlüklerini takmıştı. Gözlükleri takmak için Arzu’nun gitmesini beklemişti belli ki. Çok heyecanlı olduğunu fark ettim. Arzu varken ki rahatlığı kaybolmuştu. “Gözlüklerin çok güzel, çok yakışmış, nerden aldın bunu?” diye sordum. “Ben aldım, öyle pahalı değil, markette satıyorlardı…” dedi yanıt olarak.

“E, artık gidelim!” dedim ve çalıştırdım arabayı. Ona, “Harika zaman geçireceğiz, çok çılgın saatler bizi bekliyor!” dedim, ama konuyu hemen değiştirdi. Birkaç kez daha bahsetmek istesem de her seferinde başka başka şeyler anlattı. Tedirginliği ve heyecanı haline, sesine yansımıştı.

Bana, “Şu Nazmiye denen kadın nerden çıkarmış bu fal işini?” deyince, “Onun amına koyayım. Amını götünü siktiğimin karısı nerden uydurmuşsa başımı derde sokacak benim!” dedim öfkeyle. Kaynanam, “Öyle deme, bu kadının falı için nerelerden geliyorlar, yoksa bu Zehra gerçekten mi sana ilgi duyuyor?” deyince, “Ya olur mu öyle şey tövbe tövbe. O benim kardeşim gibidir, biz beraber büyüdük. İnsan kardeşine öyle bakar mı?” dediğimde, “Ben de senin kaynananım ama bana başka türlü bakıyorsun!” dedi.

Bu sözünden sonra bir şey demek istedim, ama sadece, “O başka!” diyebildim. Solmaz anne bana Zehra hakkında sorular sorup durdu. Zehra Sakarya Üniversitesinden mezundu, öğretmenlik okumuştu. Onu her gün okuluna ben götürüp getirirdim. Amcam tek kızının otobüs, minibüslerde gidip gelmesini istemediği için bana, “Oğlum bu kızı sen götürüp getir!” diyerek eski ama lüks Mercedes arabasını vermişti, cebime de haftalık koyardı bunun için. Ben askere gidene kadar devam etmişti bu, zaten ben gittikten hemen sonra da Zehra mezun olmuştu.

Ben askerdeyken de nişanlanmıştı. Boşandığı kocası eniştemin yani ablamın kocasının yakın bir arkadaşıydı. Tanışmalarına ve evlenmelerine ablam ve eniştem aracı olmuşlardı. Boşandığı kocası ile birlikte İzmir’de yaşıyorlardı. Kocası özel bir kolejin müdür yardımcılığını yaparken, Zehra da yine özel bir kız öğrenci yurdunun müdireliğini yapıyordu.

Amcam Hollanda’dan emekli olup gelmiş, babama göre hali vakti yerinde bir adamdı. Zehra’nın üç abisi de okumuş ve mühendis olmuştu, en büyükleri Almanya’da yaşıyordu. Zehra Hollanda’da doğmuştu, birkaç yabancı dil biliyordu. Zehra’nın tutuklanmasını amcam araya hatırlı ve güçlü dostlarını koyarak önlemişti. Bizim gibi amcamın da Karasu’da villası vardı, ama o bizim gibi satın almayıp sahibi olduğu büyük arazinin içine kendisi yaptırmıştı…

Kaynanam anlattıklarımı dinledikten sonra, “Eğer öyle bir şey varsa da hiç şaşırmam, yani Zehra’nın sana ilgi duymasını!” deyince, yan gözle bakıp, “Niye böyle dedin?” diye sordum. “Bir erkek olarak karın sende ne buluyorsa, onun da aynısını bulması çok doğal!” dedi gülümseyerek. “Sen bulmuyor musun peki?” dediğimde hınzır bir şekilde güldü, “Ben de buluyorum, bulmasaydım şu an burada olmazdım!” dedi…

Yol boyu kaynanamın tedirginliği, heyecanı hiç azalmadı. Aksine eve yaklaştıkça daha da arttı. Sonunda villanın giriş kapısının önüne geldik. Burayı yazlık olarak kullanıyor olsak da sahilden içerde kalıyordu, denize en az 500 metre mesafedeydi. Önünde ve arkasında bahçesi vardı. Etrafında bizimkinin aynısı birkaç villa daha vardı. Müteahhit burayı küçük bir site olarak yapmıştı. Yaz kış oturmaya müsait olduğundan diğer villalarda kışın da kalan komşularımız oluyordu.

İki katlı, 4 odası ve 4 banyosu ile altta büyük bir salonu ve mutfağı olan bir evdi villamız. Üst kattaki üç odadan biri annemle babamın, diğeri ablamla eniştemin ve sonuncusu da bizim yatak odamızdı. Üç odanın da kendine ait ebeveyn banyosu vardı. Alttaki diğer odayı ise geldikleri zaman ablamın biri 12 diğeri 9 yaşındaki oğulları kullanıyordu.

Kaynanam ilk defa geldiği evin dışını, bahçesini dikkatle inceliyordu. Daha şimdiden çok beğendiği belli olmuştu. Güneş gözlüklerini şalının üzerine attı. Bir süre ön bahçede gezindik. Babamın ektiği çiçek fidanlarını kokladı. Sonra arka bahçeye geçtik. Bahçenin ortasındaki büyük ahşap kamelyayı görür görmez, “Ay çok güzel!” dedi imrenerek. Bir oda kadar olan üstü çatılı ahşap kamelyanın içinde büyük bir masa ile etrafında banklar vardı. “Yazın kahvaltımızı burada yapıyoruz!” dedim. İçine geçip oturduk.

Kaynanam etrafına bakınıp, “Çok güzelmiş, güle güle oturun!” deyince, elini tutup, “Niye böyle söyledin şimdi. Burası senin de evin, istediğin zaman gelebilirsin, kimse de bir şey diyemez!” dediğimde, “Ne bileyim, aklım eski zamana gitti, sanki Salim arayıp oraya niye gittin gel çabuk eve diyecekmiş gibi geldi!” dedi. “Bırak artık Salim’i, artık Salim yok. Sadece sen varsın, ben varım. Bundan sonra Salim lafı etmek yok tamam mı, artık Salim yok!” dediğimde, gülümseyerek, “Tamam, kusura bakma, artık sen varsın!” dedi elimi tutup.

Kalkıp bahçede yürüdük biraz daha. Arzu’nun hediye ettiği yüksek topuklu ayakkabılar ile kaynanamın boyu daha da uzamış, daha bir güzel olmuştu. Aynı zamanda parfümü de esen ılık rüzgârla çevreye yayılıyordu.

Etraf sessizdi. Yazlıkçıların sezonu henüz açılmamıştı. Sadece birkaç tavuğun gıdaklama sesi duyuluyordu. Baş başa olacağımız villanın kapısını açarken hemen yanımdaki kaynanamın heyecan, tedirginlik ve merakla dolu gözleri üzerimde geziniyordu.

Kocası öleli daha birkaç ay, oğlu askere gideli ise iki hafta olmuştu. Ama bunlar damadı ile sikişecek olmasına engel değildi…

Bir cevap yazın